« Önceki |

26/1/2009

Gülhanım


   
    Çocukluğumun en önemli simalarından biriydi Gülhanım halam.Hala derdik zira babamın teyzesinin kızıydı.O, istiklal savaşının karışık dönemlerinde çocukluğu geçen, yetim ve öksüz babama bir çeşit analık yapmış, gönlü çok derin bir kadındı.Kendi çocukları da vardı tabi, ama başkalarının korunmaya muhtaç çocuklarına olanakları ölçüsünde kol kanat germiş  son derecede pozitif bir kadın olarak anlatılıyordu aile içinde, benim anılarımda da öyle kaldı zaten.

        Gülhanım hala, eski ve köklü bir ailenin kızıydı.Turnasuyunda ikamet eden annesi Hatice hatun, Veliefendioğullarındandı.Babası  ise Abdibaba lakaplı olan Akın ailesinden Harun efendiymiş.Veliefendioğullarının meşhur ninesi Bebişan hatunun kızdan torunuydu tıpkı babam gibi.Tatlı dilli hoş bir kadındı.Normal kadınlar gibi değildi. her şeyde bir  iyimser duygu bulan olağanüstü bir kadın, nasıl anlatsam diye günlerce düşündüğüm bu kadını anlatamamak bende panik yaratmakta adeta. Normal ailemizin yaşlı kadınları, her olayı çok ciddiye alan ve tüm olasılıkları ve felaket haberciliğini  düşüncelerinde yansıtan kadınlardı.Belki de yıkılan Osmanlı devletinin son yıllardaki savaşlarına tanık olmak ve savaşın getirdiği felaketleri, hastalıkları yoklukları görmüş olmak bu normal kadınlarda ruh halini böyle yansıtmıştı.İşte o çok düşünceli ve ileriyi hesap eden kadınlara hiç benzemezdi Gülhanım halam.Oysa O da aynı savaş şartlarında yetişmiş olduğu halde.O bulunduğu  anı yaşardı bildiğim, her anın güzel bir tarafını bulur keyfini çıkarırdı.Mesela yağmur yağıyor, çamaşır yıkanmış asılacak bahçeye, normal kadınlar hayıflanır yağan yağmura.Gülhanım halam ise ‘’oh çok şükür Allahıma, bereket yağmurları yağıyor, çamaşır soba başında da kurur yağsın toprak bereketli olsun’’ derdi.Akşam yemeğinde köfte yapmaya hazırlanmış mesela, ama eti kasaptan alıp getiren her nedense  olmamış…işte Gülhanım halam şahane bir kuru fasulye ve pilav yapar, yanına sarımsaklı cacık,üzerine taze nane yapraklarıyla o sofrayı şölen havasına sokardı.Bu lezzeti bize sunuşu dili gibi tatlı olurdu.Yapıcı  dünya görüşü, neşesi, tatlı dili herkesde iştah açıcı etki yaratırdı.Daima esen rüzgara karşı direnmeden,açıkcası direklerini kırmadan yelkenlerini çevirip, sağ-sağlim limana gemisini ulaştırmayı bilen bir kadın olarak etrafında hayranlık uyandırırdı daima.

       Babam,  yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun acılarını ve hayal kırıklıklarını tüm aile efradıyla  çok ağır şekilde yaşamış.Babamın ailesi, Osmanlı devletinin her savaşında bin yıldır şehit vermiş,  savaş meydanlarındaki emeğiyle köklü aile olma payesine erişmiş, Sarıkamış faciasıyla oğlunu kaybeden büyükbabamın ani kalp krizinden ölmesiyle üç yaşında babasız, sekiz yaşında hastalıktan, ilaçsızlık ve doktorsuzluktan annesini kaybetmiş babam.İşte o küçük yaşta, yıkılan İmparatorluğun enkazında  yaşamaya çalışan babamın elinden tutanlardan biri de Gülhanım halam olmuş.Babam Gülhanım halam olmasa, ne okula gider ne de öğretmen olurdu anlatılanlara göre.Zira ana-babasını erken yaşta kaybeden, yeri-yurdu ve toprağına sahip çıkamayan bir küçük çocuğa yön veren, hayat üniversitesinde okumuş bu kadındır sebebi.Gülhanım halam neşeli ve keyifli  bir kadındı.Babamı ve ikiz kardeşi Hasan amcamı ilkokula yazdıran da  O imiş.Ailenin eski ama değerli giysilerinden, ters-yüz eder babamlara şahane kıyafetler, pijamalar dikermiş.Ayni zamanda o yokluk ve kıtlık savaş yıllarında, yaratıcı zekasıyla modeller üretebilen yetenekli mahalle terzisiymiş de.Her topluma girebilecek kadar cesur ve girişken,yapıcı, tatlı dilli iyi niyetli ve o kadar da akıllı bir kadın.Aslında klasik bir eğitim almamış savaş ve yokluklar nedeniyle.Fakat akıllı olan için hayatın kendisi  bizzat okuldur ya, işte öyle bir durum.Gülhanım hala da cin gibi zeki, sevecen, şefkatli, becerikli tatlı dilli güler yüzlü, pratik, çözüm bulan,yapıcı hayata bakışı  esnek, şakacı bir kadındı.Aslında benim kuşağımda olan, tanıdık herkesin halasıydı.

    Babam çocukken O’nun evinde, başına  gelenleri anlatıp derdini yanarmış, Gülhanım hala ise babamı teselli eder, babama olumsuzluk yaratan insanlar için de komik şeyle söyler babamı dahi güldürür kendi de kahkahalar atarmış…sonra da dermiş ki:’’ Neşeli ol neşeli, varsın desinler deli! iyi ki böyle bir olay yaşamışsın bak ne güzel güldük,keyiflendik bu haşalak  duruma uşağum’’

Ailesinin karamsar üyeleri tarafından, neşeli,aldırmaz halleri görüldükce, deli-dolu kız olarak tarifi yapılırdı,gerçekte ise o zamanlar  yaygın olmayan bir terapi ustalarının öncülerindendi Gülhanım hala.

     Sadece babama değil, ailede kimin başı derde girse, Gülhanım hala ona çare üreten bir kadın.Kendi çocukları da var, onların eğitimi için de çaba harcamış.Onları okutmak için gerektiğinde  İstanbul’a taşınmış ve okutmuş.Tüm çocuklarını okutup evlendirdikten sonra dahi, evine yabancı talebeleri alan ve okutan bir kadın.

      O ben çocukken bize gelirdi, tatlı dilli ve ağzında diş olmadığı halde bu kadar sevimli bir ihtiyar olarak O’nu hatırlarım.Simsiyah ve gür olan saçları hiç ağarmadı, yüzünde kırışıkları olsa bile daima gülümseyen iri siyah güzel bakan gözleriyle daima umudu vaat etti etrafındakilere.O'nu bahçe kapısınında paytak paytak yürürken gördüğümüz anda, güneş doğardı dünyamıza adeta...Bize masallar anlatırdı, etrafını sarardık, geldiğinde sevinçlere karışırdık.Babamın annemle evlenmesine  katkısı olan bir insan oluşu bizde ayrıca güven duygusu yaratırdı.Bir gün küçük kardeşimin bezini yanımda değiştirdi…sonra kendi kendine dedi ki:’’çocuğun poposu pişmiş’’

Ben O’na o kadar güveniyorum ya, Gülhanım halam daima ocakta nefis yemekler de pişirir ve harika sofralar kurar ya, tencerenin kapağı, fırın kapağı açıldığında pişmiş dediği herşey gibi, pişen nesneler yenir çocukluk aklımla…ağlamaya başladım ‘’ya halacığım şimdi kardeşimi biz yiyecek miyiz?’’sanırım üç yaşında filanım.O  çınlayan kahkahası hala kulaklarımda.Çocukluğumda hatırladığım öylesine güzel anıları varki.Babamdan annemden duyduğumuz güzel anılara kendi yaşadıklarımızda  katılınca, bu günkü yaşımda Gülhanım halamın olağanüstü bir kadın olduğunu fark ediyorum.

     1909 yılında  Ordu’da doğmuş.1995 yılında tam 86 yaşında mart ayında İstanbul’da vefat etmiş, hayata bakışı iyimser olan bu kadın, çocuklar yaramazlık yapınca bela da okumazdı.Çok kızdığında daima şu arapca  sözler dökülürdü dudaklarından:

‘’Tevekkeltü alallah,lahavle vela kuvvete illa billah’’Sonradan anlamını araştırarak bulduğum sözlerin meali şu:’’gücümü Allah’tan alır, O’na güvenirim’’

İşte böylesine de inançlı bir kadın, basiretli ve sabırlı ama kızgın değil, şefkatli.Asla bağnaz değil, devrinin kadınları peçe-çarşafla gezerken o çoktan eşarpla, mantoyla gezen ve Atatürk devrimlerine yürekten bağlanmış ileriyi görebilen bir kadın.Oysa ailenin büyük çocuğu olduğu için dört cephede savaşan Osmanlı devletinin şartlarında, ilkokulu bile bitirememişti, ama hayat üniversitesinden mezundu.Eğitimli nice insanın saçmalıklarını gördükce, bu kadının etrafına yaydığı hoşgörüye büyük saygı duymamam mümkün değil.

     Türkiye’nin ilk elektronik  mühendislerinden biri olan oğlu İbrahim, Fransa’da Sorbon’da tahsil eden başka oğlu Edebiyatcı Feridun,şimdilerde İstanbul’da  gazeteci-yazar olan oğlu Can Haydar  Aksın, Seramik sanatcısı  kızı  Suna Eren bu dünya görüşüyle yetiştiler.Film yönetmeni Mehmet Aksın ise oğlu Feridun’dan olan torunuydu.Gülhanım hala öldüğünde geride Dört yetişmiş evlat ve yedi yetişmiş torun bıraktı.Onlarca da, babam gibi manevi çocuğunu.Nur içinde yatsın.

                                                                        26 ocak 2009

6/12/2007

Gerçek tesettür nedir?

   

 

 

     Ülkemizin ekonomik tablosu, yine hükümet yetkilisi, işin uzmanları tarafından çok iyi olarak görülüyor.Kime inanacağız ben de şaşırdım…zira hükümetin dışında bazı uzmanlar da ekonominin aslında iyi gitmediği görüşünde.Bu kadar kalabalık ekonomik laflardan çıkarabildiğim özet şu  oldu:Aslında dünyanın en pahalı para kirasını(faizini)Türkiye borsaları veriyormuş.Yani ekonomi iyi dedikleri, yüksek faiz için Türkiye borsalarını tercih eden yabancı yatırımcıların sıcak para akışı tabloyu böylesine pembe gösteriyormuş.Giren paranın tablosu göstergeleri de şahane gösterdiği ifade ediliyor…ya çıkan paralar?işte bu yüksek faiz uygulaması hepimizden yani halktan bir şekilde alınıyormuş, dolaylı ya da dolaysız olarak.Borsaya giren yabancı yatırımcının en yüksek gelirini Türk halkı ödüyor kısacası…Dünyanın hiçbir ülkesi bu kadar pahalı para satın almıyor, bu nedenle yabancı yatırımcı Türkiye’ye geliyor.Dur bakalım ne olacak?göreceğiz yaşarsak…

        Diğer taraftan iş yapan kesim olarak yokladığımda Ordu esnafı kan ağlıyor.Herkes parasızlık ve işsizlikten yakınmakta…Bazen siftah yapmadan dükkan kapattıklarını ifade etmekteler.Öyle ya  bölge halkının  tek ekonomik  güvencesi olan fındık fiyatları da dibe vurduktan sonra, para yok ki insanlar alış veriş yapsınlar.Ben kendimden biliyorum, eskiden yaptığımız iş oranı son yıllarda epeyce düştü…

          Bir yandan da banka kredileriyle iş yapma ve kredi kartı kullanmalar arttı…bu vaka da  geçmişte ki   banker faciası gibi kötü patlamasa…İnsanlar ödeyemedikleri banka borçları ve kredi kart borçları için malını mülkünü satma, borçtan  kurtulma  durumuna hızla koşmakta.

         Özel hastaneler ödeneklerini alamamaktan, devletin tayin ettiği avukatlar da ödeneklerini geç almaktan, eczacılar devlet adına kendi sermayelerinden sağlık sigortası kapsamında olan hastalara verdikleri ilaç  ödeneklerini çok geç almaktan sıkıntı duyuyorlar.Üstelik bankadan alınan her  kredi  için, kuruşuna kadar  faiz ödenmekteyken, devletin ödemeleri geciktirmesi bazen aylarca sürdürmesi ekonominin çok iyi gitmediğini hepimize anlatmıyor mu?

        Yine elle gelen düğün bayram diyeceğim,ama herkese ayni değil ekonomik düzen…Bazılarının servetlerine servet katarken, bazıları mevcut aileden gelen imkanlarını da bu ekonomik düzende eritebiliyor.Bu ekonomileri çok iyileşen gurub Tanrı’nın şanslı kulları galiba.Hiç bir hükümet döneminde bu adil olmayan tabloyu yaşamadık bana göre.Bakıyorum  eskisinden daha ekonomik ve eli sıkı davrandığımız halde sürekli kan kaybediyoruz.

        Diğer taraftan milli bütünlük ve beraberliğimiz  korumak için, sınırda ülkemizi müdafaa eden kahraman askerlerimizin  yayın organlarında izlediğimiz görüntüleri ve acıları içimizi hepten daraltmakta.Yine de kahraman ordumuzun başarısı için dua etmeyi ihmal etmiyoruz.

      Yukarda özetini yazdığım tüm sıkıntılar sanki yokmuş gibi, ülkemizde  tek sıkıntımız  türban ve baş örtüsüymüş gibi dar ve sığ  basit gündemlerle meşgul edilmekte.Ayrıca çok güvenilen bir kurum olan  bağımsız yargıya bile tarafsızlığını zedeleyecek manüplasyonlar yapılmakta.

       Gazetelerde bir haber okudum.Tüm sıkıntılarım yokmuş gibi gülümsetti beni.Aynen fıkra dinlemiş gibi oldum yani...

        Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün Pakistan ziyaretinde giydiği Fransız modacı Christian Louboutin imzalı kırmızı tabanlı ayakkabılar basının dikkatinden kaçmadı.

Hayrünnisa Gül'ün burnu kapalı Louboutin ayakkabılarının fiyatının 450 Avro olduğu, Gül'ün Pakistan'da ilk kez giydiği ayakkabıları özel olarak yaptırdığı öğrenildi.

Louboutin'in tasarımlarından vazgeçemeyenler arasında Madonna, Angelina Jolie, Sarah Jessica Parker, Gywnet Paytrow, Nicole Kidman, Cameron Diaz gibi isimler bulunuyor.

 

 

Bence gerçek tesettür,yani örtünme pahalı kıyafetlerle olmamalı.Yukarıda ki 450 avro  yaklaşık olarak 780 ytl eder.Yani benim bağkur emekli maaşımın iki katı neredeyse.Bence gerçek tesettür zor iştir,keşke yapabilsem de ben de tesettüre girsem.Fakat gerçeğini yapamayacağımdan cesaret bile edemiyorum tesettür içinde olmayı.Zira benim bilgim ve dünya görüşüme göre, Ulu Tanrı’nın katında gerçek tesettür, kimsenin dikkatini çekmeyecek mütevazı yaşantı ve alçak gönüllülük bilgelikten ibarettir. Hz.Mevlana ve Yunus Emre’nin sıklıkla dile getirdiği manada, toprak kadar örtücü,denizler kadar bilge ama o kadar da  mütevazı, giyim ve kuşamla hava atmayan, halkın içinde olmak ve halka göre yaşamak,her baş örtüsüne ve giysisine, markasının cinsine göre çok paha ödemeden yapılan giyim ve yaşantıdır gerçek tesettür.Tabi devletimizi dış ülkelerde temsil eden birinin benim ölçülerimde tesettürü söz konusu bile olmaz.Diyeceksiniz ki daha pahalı ve daha havalı giyinenler vardı ülke yetkililerince, nesi var bayan Gül’ün?az bile yapmış…tabi buna da saygım var…ama başını dini inançları nedeniyle kapatıyorsa, ben bu tesettürün kriterlerini de yapmalıyım düşüncelerimde…Madem dini inaçları için tesettürü seçmiş üstelik Cumhurbaşkanımızın sayın eşi,daha bizden biri gibi yani halk gibi olması, tevazu  sahibi olması, gerçek  tesettüre uymaz mı? Yokmuydu  böyle giyinen…tabi vardı, geçmiş başbakan eşlerinden Sn. Rahşan Ecevit başı açıktı ama benim ölçülerimde tesettür sahibiydi.Olabildiğince yalın ve sade, hava basmayan, mağrur edası olmayan halk vari bir başbakan eşiydi.Başka hareketleri tartışılır, duygusal davranışları vs…fakat benim ölçülerimde tesettür sahibi hükümet yetkilisinin eşiydi kendileri…buradan saygı ve sevgilerimi iletirim bu vesileyle kendilerine.

                                             S.Aysun Furtun    06.12.2007

19/11/2007

Modern zamanların büyüsü...

Dünyanın düzeni hızla değişiyor artık...Öyle ki, bu hızı özümsemekte insan beyni yetişemiyor bile.Eskiden savaşlar kılıç,kalkan,mızrak,ateşli silahlar,biyolojik ve kimyasal silahlarla yapılıyordu.Yani bilek gücüne dayanan birebir savaş devri geçti artık...Artık savaşlar manyetik alanlarla yapılıyor.Eskiden derebeyine baş kaldıran ünlü halk kahramanı Köroğlu,dizelerinde silah icat edildi mertlik bozuldu demiş ya...artık elektro-manyetik alan keşfedildi mertlik dibe vurdu demek lazım.
Geçen akşam Deşifre programını izlerken anlattı ünlü psikiyatris profesörlerimiz...Aselsan da çalışan üç genç mühendisin intihar gibi görüntülenmek istenen ölümlerini araştırıyorlardı.Bu üç genç ve pırıl pırıl beyinler, Türk silahlı kuvvetlerini dışa bağımlılıktan kurtaracak bir proje üzerinde çalışıyorken,ani olarak intihar etmişler.İntihar şüpheli göründüğü için aileleri mahkemeye başvurmuş,savcılık soruşturması sonucu dava görülmüş.Dava sonucu yeterli delil bulunamadığından, intihar gibi gösterilmek istenen bu ölüm davaları düşmüş.Aileleri bu çocukların asla intihar edebilecek bir ruh yapısına sahip olmadıklarını, hatta ölmeden bir gün önce en ufak bir belirti bile göstermediklerini, plan ve proje karaladıklarını ifade ediyorlar.Yani ölmeyi planlayan insanlar, geleceğe dair şunları yapmalıyım diye bir yere yazmazlar öyle değil mi?üstelik ölmeden bir gün önce yazmazlar, evden ölmeye çıkarken yazmazlar....acaib sırlara gömülmüş acaib ölüm nedenleri bilinmezliklerle dolu.Türkiye'nin çok ünlü iki psikiyatri profesörleri, işte bu sorular yumağına şu açıklamaları getirerek sır perdesinin örtüsünü kaldırmaya çalıştılar.Amerika devlet başkanı geçenlerde Rusların havada ki elektro-manyetik alanlarla oynayarak, sahillerinde kasırgalar yarattığını ,acaib yağmurlar ve hava olayları ortaya çıkararak, ekonomilerine zarar verdiklerini açıkladılar.Hatta bu yaratılan kasırgalara da Rus kadın isimleri vermişler, Katrina kasırgası gibi...Şöyle ki, bu havada ki artı ve eksi yüklü elektiriğin dozunu öyle ayarlıyorlar ki, bulutlar çarpışarak yıldırımlar ve hava akımı meydana getirerek, aşırı rüzgarlar ve kasırgalar yaratıyorlarmış.Dolayısıyla normal olmayan yağmur ve seller de cabası.Ünlü bilim adamlarımıza göre, dünyada bu teknolojiyi kullanan ülkeler(A.B.D, Rusya ve Çin)birbirlerine ekonomik zarar vermek için elektro manyetik alanlar ve radyo dalgaları kullanıyorlamış.Eee, ister istemez akla hemen genç mühendislerin ölme sebebleri geliyor.Bu genç zeki çocuklar, Türk silah sanayisini dışa bağımlı olmaktan kurtaracak bir proje geliştirmek üzereymişler.Eğer bu proje olsaydı, silah satan ülkelerden daha az silah alacaktı bel ki de Türkiye.Bu da ekonomilerine en büyük zarardı.O halde  Zerdüş   buyurdu:''bu gençler ölüme yönlendirilip, ortadan iz bırakmadan yok edilmeliydi''Nasıl olacaktı bu?İşte burası çok enteresandır...Bilim adamlarına göre insanların beyni tıpkı bir bilgisayar gibi çalışıyor,verilen komutlara uyuyor...radyo dalgalarıyla bu beyin elektriği bozularak, gençlerin beyninin kimyası değiştiriliyor, istem dışı harekete yönlendiriliyor...tıpkı ''büyülenmiş gibi''mutluluk hormonu olan dopamin salgısı azalınca, gençler depressif ruh haline geçiyor kısa süre içinde, ölüme yöneliyorlarmış.Şöyle örnek veriyor Profesör doktorlar:tıpkı prize takılan sivrisinek savar, elektro-manyetik alan yaratan aygıtlar gibi, işte bunu insanlara etki edecek dozda kullanılması bu etkiyi yaratır diyorlar.
A.B.D bu elektro-manyetik alan etkileşimini Bosna'ya ve Irak'a müdahale ederken de kullanmış geçmişte...kendi ağızlarıyla itiraf etmişler.Hani hatırlarsınız, Saddam Hüseyin’in boyları iki metreyi bulan gözü pek askerleri, devrim muhafızları, tek el ateş edemeden teslim oldular ya da ortadan kayboldular sihirli değnek değmiş gibi….Bunu kınayan ve ''nasıl insanların özgür iradelerini bir an için yok eder,felç eder ve zapt edersiniz?''diyen  kendi aydınlarına  da cevapları hazır:''ne yapalım?yoksa daha fazla kan dökülecekti?felç edip orayı ele geçirmekten başka çaremiz yoktu''
Yani bu ifadeye göre hala Irak'ta kan dökülmemesi lazımdı...oysa işgal edilirken neredeyse kansız ele geçen Irak'ta şimdi kan gövdeyi götürüyor, hatta ülkeyi parçaladı bile...insan kalmadı neredeyse.
Değerli okurlarım, işte bu elektro-manyetik alanları kullanan teknoloji devlerinin tüm insanlık bence kölesi olmuş da haberimiz yok!Oysa kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim'de yazar ki, ''büyü yapanın ve yaptıranın cenneti yoktur''Yani Ulu Tanrı, insanların özgür iradesine karışmıyor, dünyada yaptığı fiilleri aklı ve bilgisi,mantığı çerçevesi içinde özgür bırakıyor...bilerek canlı varlıklara zarar verenleri sonra sorgulayıp cezalandıracağını belirtiyor.Bu nedenle özgür iradeye müdahale demek olan büyüye günah olarak bakıyoruz değil mi?Büyünün bilimsel açıklaması, geçici olarak bir maddede elektro-manyetik alan yaratıp, o kişileri geçici süre içinde kendi emelleriniz doğrultusunda yönlendirmek...Bilimsel olarak büyü, beyinde yaratılan elektoro-manyetik alan şarjı oluyor.Büyü yapanın ve yaptıranın cenneti yoktur ayeti, özgür iradeye karışmanın asla afedilmeyeceğini ve şeytanlaşma olacağını ifade eder...yani cenneti yoktur, şeytanın asla cennete giremeyeceği gibi, büyü yapanların da asla cennnete giremeyeceği anlamını taşıyor bence...O zaman bu elektro-manyetik alanlarla istem dışı hareketler yapılmasına, yani iblisleşmeye karşın kanım donuyor açıkcası...üstelik medeni ülke olduklarını her söylemde tekrar eden büyük teknoloji ve bilime sahip bu ülkelerin hareketleri de bir şekilde şeytani olmuyor mu?Üstelik son yılların en büyük bilim adamları ve en büyük zekalarından biri, ünlü Einstein'de şöyle söyler:'''Kainaatta doğru ve yanlış yoktur...doğru canlı varlıklara(başta insan,hayvan,bitki)fayda, yanlış ise canlı varlıklara yapılan zararlardır''der...açılımı faydalı ise insanlara elektro-manyetik alan değişimi ve etkilemesi yapabilirsiniz...yani tıbbi amaçlar için sağlık için kullanılabilirsiniz, fakat elektro-manyetik alan uygulamasını canlıların imhasına yani zararına kullanamazsınız, bu doğru değildir!Demokratik toplum kuralları içinde, günahı olmayan insanları imha etmek için özgür iradeye elektro-manyetik alanlarla karışmak, modern büyü yapmak insanlık suçudur bence!
Ülkeler kendi emperyalist düşüncelerine uygun dünya yaratmak için, şeytanlaşıyorlar mı ne?

1/10/2007

YAZ BİTTİ...

          Yaz bitti, sonbaharı yaşıyoruz…Etrafda ki fındık bahçeleri çoktan kızıl,turuncu renklere bürünmeye başladılar...Yazlık komşularım okulların açılmasını bahane ederek gittiler bile.Biz hala Turnasuyu’nu terk edemedik, zira burada sonbahar da ayrı güzeldir….Turnasuyu’nda sonbahar diğer mevsimlerde olduğu  gibi farklı yansır etrafa…İşte bu farklılık bize çok çekici gelmiştir her yıl.

          Her yıl 23 nisan çocuk bayramı , ya da mayıs gibi gelmeyi adet edindiğimiz Turnasuyu’nda ki yazlığımızı en son terkeden göçerlerden biriyiz galiba…Bu sene mayıs ayında yani geç vakitte geldiğimiz için, sıcak geçen yaz mevsimi ve sıcak geçecek gibi duran güz mevsimi bizi Turnasuyu’ndan ayıramıyor…Henüz bahar içinde geldiğimizden otlar filizi- çiğ yeşil, güneş ve zamanla koyulaşan yeşillikleriyle her daim renk tonları farklı ama o kadar değişken bir güzellikteler…Taşınmadan evvel mart sonu gibi kolaçan etmeye geldiğimiz yazlık evin bahçesinde, kış soğunun henüz hissedildiği bahçemizde mor menekşeler boy göstermiştir otların arasından…denizin azgın dalgaları ve dalgaların kumlara vurarak çıkardığı gümbürtüye ve hissedilen soğuğa rağmen,gücü az  mart güneşinde çiçek veren bu sessiz ve yabani çiçekler, ne yazık ki  güneşin arttığı ilerleyen günlerde savıverirler…kaçarak giderler adeta…hüzünlensem de peşinden gelenler bu hüznü alır benden…sırada artan  güneşin  ve suyun eşliğinde  yaprak filiz çiçek veren pembe kırmızı güllerdedir artık…

               İlk geldiğimizde önce mayıs sonu gibi bahçemizde ki çilekler meyvesini veriyor….onlara eşlik eden çiçeklerimiz susamlar  mor ve sarı devam ederler…gün batımıyla çiçek yapraklarını mora bakan kırmızı akşam sefaları ayrı bir çoşkuyla eşlik ederler bahara…nisan ayı gibi beyaz çiçekler açan çileklerimiz, haziran başında tam kıvam ve lezzettedirler artık… uzun bir müddet bir ay kadar bu meyveleri gelene gidene ikram ediyoruz, kendimiz de yararlanıyoruz elbette…Evimize gelen dostlarımız dalından kopararak yedikleri hormonsuz çileklerin tadını severler sevmesine ama acımasız talanlarına serzenişte bulunur  aynı tadı tatmak isteyen diğer   gelen dostlarımız…Tabi bu meyveleri elde etmek için de toprakta ki  ayrık otları temizlemek,toprağı havalandırmak meyvelerin kalitesini etkiliyor, atlamamız mümkün değil.Çocuklar büyüdüler ama hala çilekli sütlü kremalı pastayı severek yerler burada…Son yıllarda okulları nedeniyle pastanın yapıldığı mevsimi kaçırıyorlar ne yazık ki…Eğer yanlarına gideceksem bu zamanlar mutlaka kremalı çilekli pastadan götürmem lazım.

        Sonra,kuzeyde  deniz manzarasına gövdesini sermiş dallı budaklı eski dikim  siyah meyveli dut ağacımız da  sıraya girer meyvelerini sergilemek için…Dut çok dayanıksız bir meyve, anında dalından koparılıp ya da silkelenip temiz bir örtü üzerine, anında tüketmek daha sağlıklı oluyor…bekletilirse buz dolabında muhafaza edilse bile sirkeleşiyor ne yazık ki…İşte bu zamanlarda dut ağacımızın  aboneleri  ziyaret ederler bizleri…Ben dalından dut yemeyi severim, yerli komşularım ise bu dutları savmadan örtülere döktürerek pekmez yaparlar bize de verirler bazen…

        Bu arada sarı ve etli-sulu muşmulaları da unutmamam lazım…bahçemizin batısında  dikili olan bu ağaç,daha çok güneşi seviyor, meyvenin tadını artırırken.Güneşin ısısı artıkca, suyu da aldıkca fruktoz miktarını artıran meyvelerin cümbüşü bitmez küçük bahçemizde…Bu sene de çok meyve verdiler fakat bu meyvelerden reçel yapılamaması beni üzer her seferinde.Biraz meyhoş ama sulu ve tatlı meyvelerini  yemek de keyiflidir aslında...Muşmula ve çileklerin meyve verme zamanı denk düşer, peşinden dut gelir sıraya koyacak olursam…Haziran çümbüşüne, kumluk tarla kenarlarında açan kırmızı gelincikleri de dahil etmem lazım sarı gözlü papatyalarla beraber…Yazlıkta hayat hem çoşkulu hem de çok keyiflidir bu nedenle bizler için…sürekli bahçeyle irtibatımız kesilmediğinden her an, içeri- dışarı  girip-çıkan ev halkının yarattığı bahçenin izlerini evden silerek atmaya çabalar dururum evde olduğum zamanlarda…İşte bu temizlik seanslarından, işime  gittiğim saatlerde muaf oluşum bazen beni mutlu eder…İşde yorulunca, ararım akşama doğru toprak ve doğayla iç içe evimi…oysa eve geldiğimde başka işlere dalsam da farklı işler beni dinlendiriyor  galiba…

      Evimizin  neşeli yaramazı Afacan(bazen köpek olduğunu hatırlatsa bile) yazlıkta ki özgürlüğü kentte bulamadığı için  çok mutludur burada…Sabah ve akşam aç karnına onu serbest bırakıyoruz…Bir kez tok karnına bıraktım, geri gelmesi saatler sürdü ya, o yüzden deneyimliyim artık…geziyor, kokluyor, her ağacın her çıkıntının tepesine iz bırakmaya çalışarak koşup duruyor…Otuz  dakika kadar sonra nefes nefese koşarak kapıya geliyor, havlayarak geldiğini hatırlatıyor kuzu gibi bağlatıyor tasmasına zincirini ve yemeğini yemeye hazırlanıyor büyük bir keyifle…Bahçede denize bakan tarafta asırlık dut ağacının dibine yapılan kulubesinde çok mutlu…kentte ise daha kısıtlı yaşantısı var…özgür dolaşması yasak, koşsa bile kısıtlı elimizde ki zincirle,zor zaptediyoruz…üstelik kışın havalar yağmurlu ve sulu sepken karlı ise gezme olanağı da yok…Çok sıcak geçen bu sene, bol bol denize girerek yüzdü bizimle…Çevrede  komşularımızın çocuklarıyla yarış yaptı denizde adeta yüzmek için…Suyu bu kadar seven bir köpek ilk kez  bakıyorum nedense…Sanıyorum Afi de seviyor yazlığı bu  kadar özgür yaşadığı için…Sanıyorum  O da sevmiyor kışı ve kenti benim gibi…

         İşe yazlıktan gidip geliyorum,  dikkat ediyorum,ağustos ayı çıkarken yol boyunca yabani dikenlerin, çalılıkların  arasında kendiliğinden oluşmuş siyah böğürtlenler de ayrı bir tat burada…Önce pembe küçük çiçekler veriyor, sonra  yeşil tomurcuklu meyveler kızarıyor, daha sonra ise kırmızı renkler karararak morumsu-siyah  tatlı bir mucizeye dönüşmesi beni hayran bırakıyor.İstanbul’dan her sene memleketine nostaljik ziyaretlere  gelen Suna abla (Veliefendioğullarının kızdan  torunu)bana geldiğinde  ve bu yabani meyvelerden toplar günlerce reçeller yapar, İstanbul’da ki dostlarına hediye götürürdü…Adına da frambuaz reçeli derdi…Bu sene çok sıcak oldu ya, bu nedenle yağmurlar hafiften başlayınca geç oldular böğürtlenler…yapamadan gitmiş oldu bu sene…İncir ve kara üzümleri dalından yemek yetti bu sefer Suna ablaya...

         Şimdi Eylül ayını geçirip Ekim ayına girdik…Havalar bazen yağsa, bazen soğusa bile açan güneş herşeyi unutturuyor bize…yine terk edemedik yazlığı…Bayram tatilini de burada geçirsek diyorum, fakat tatil sonu çocuklar Ankara’ya gidince bu yalnızlık sonbaharın hüznüyle iyice yoğrulmuş yazlıkta beni çok üzecek biliyorum…Öykü bana seslendi dün sabah…’’Anne bak!!! Yunuslar geçiyor, göç  başlamış bile’’ Baktım sonbahar güneşiyle pırıl pırıl olmuş, dalgasız sakin mavi denizde, havada kavisler çizerek art arda  suya dalıp çıkarak yüzen Yunus balıklarının geçişi inanılmaz ve müthiş bir güzellikti…Bu mevsimde kuzeyde daha da soğuyan Rusya’nın deniz kenarlarından daha sıcak denizlere yol alışın her seneki tekrarı başlamıştı demek…Geçen sene olduğu gibi, bu seneki Yunus göçü esnasında kıyıya ölerek vuran Yunus balığı olmasın diledim içimden…Bu Yunusların göçleri her sene beni çok heyecanlandırır, çok muhteşem bir geçiş, çok hoş bir gösteridir…bazen tek, tek, peşpeşe, bazen ikili ya da üçlü beşli yanyana dalıp çıkan uzun Yunus konvoyunu daikkalarca seyrettim terastan…Soğuyan güneşin olduğu yerleri terkeden Yunuslar, hayata sıcak güneşli yerlere ışığa göç ediyorlardı…Önce boğazlardan geçecekler,  Marmara ve Ege denizlerine sonra Akdenize merhaba diyecekler…Bıldırcın göçleri de başladı Rusya’dan sıcak yerlere…Turnasuyu ırmakları ve dereleriyle bu göç yollarının tercih edilen güzergahı oluyor…arada beyaz badanalı evlere çarpan bıldırcın ya da başka göç kuşları acımasız kedilerin ya da avcıların hedefi oluyor.Canlıların hayata ve ışığa koşmaları beni gelecekten daima umutlu olmamı sağlayan verilerdir…Baharı, yazı severim, güz ayları geçip giden yazın nostaljisini taze tutar içimde…Kışı ve kenti sevmem,sever gibi yaparım, zira   önü bahar ya sabrederim…

          Üstelik  yaşlı babamın  yedi senelik dostu küçük, renkli  muhabbet kuşu Mutlu bile neşeli şakımalarını bırakarak, üşütüp hastalanarak  veda edivermiş bu dünyaya…Kışı bir kez daha yaşamak istememiş bence…Babamın  artık çok iyi seçemeyen gözleriyle, araştırsa da evin içinde kuşunu, ne oldu, sesi çıkmıyor dese de, evdekilerin babama kuş hastalandı veterinere bıraktık iyileşmesi için yalanına inanmış gözükmesi ve artık kuşunu sormaması cin gibi zeki babamın bir şeyleri anladığı ve üzüldüğünü, denilenlere  inanmış gibi yaparak hayatla yüzleşmemek istemesine yakından tanık olmak da istemiyorum artık…Sonbaharı seçti kuş bile ölmek için hayret ya!!!Kardeşime, ‘’başka kuş alalım babama ,söylemeyelim  Mutlu’nun öldüğünü’’ dedim…Kardeşim  Hanzade acı acı gülerek ‘’nasıl yani, Mutlu evin içinde özgür kaldıkca  babamın başının üzerine, omuzuna eline konardı, cıvıl cıvıl öterdi,babamın elinde ki üzümden şeftaliden yemek için gagalardı…yeni kuş babama yaklaşacak mı?yaklaşmaz kaçar, babam işte o noktada anlayacaktır’’ demesi  buluşumun sevincini kursağımda bıraktı…Doğruydu söyledikleri…Benim bildiğim babam bunu yutmazdı…Oysa yakın akraba ve dost ölümlerini bile ustaca saklıyorduk babamdan ki çok üzülmesine engel olmak için…Babam 1914 yılında doğmuş, askere geç gitsin de çabuk şehit olmasın abileri gibi diyen dedemin yüzünden  üç sene geç yazılmış nüfusa…yani 94 yaşında aklı başında, yaşlı adam, gözleri çok iyi seçemezse de bazı şeyleri çoktan anlamış ki, geçende aniden fenalaştı ve hastaneye kaldırdık acile...Doktorlar  sadece sıkılmış, oksijen verelim de rahatlasın  dediler , relaks olması için yapılan intra musculer enjeksiyondan sonra eve geldik…Söylenmese de anladığı konuları hiç deşmeden üstünü örttük…mevsim sonbahar…Umarım baharın müjdesiyle tekrar canlanır hayatımız…Babacığım ne yazlar ne güzler ne kışlar görmüş, bu da geçer elbette…O demez mi ki bizlere düştüğünüz yerden kalkmasını bilin, her gecenin sabahı vardır sabredin…

         İşte bu anlattıklarımdan dolayı ben yazlığımı çok seviyorum, zira hayatın ve doğanın canlanışı orada müthiş…Kış uykusuna dalanları ve kışlık evleri sevemedim bir türlü…Doğayla iç içe yaşamayı, özgür olmayı  sevmem sebebiyle Turnasuyu vazgeçemediğim yerlerdendir…Gün boyu ses ve çevre kirliliğiyle hayli yorucu olan iş yaşantsından, kentten uzak yaşamak burada dinlenerek iş yapmak  mevsimi bitiyor…elveda deme zamanı geldi artık, ben uzatmaları yaşamaya çalışıyorum……Meyhoş tatları olan mevsim başladı artık…Bu da geçecektir elbette…

                                                                                                     

                                                                                               01.10.2007-ORDU

                                                                     S.Aysun Furtun

 

6/3/2007

Kadınlarımız...

 

       Kadınların sosyo-ekonomik olarak güçlü olmadığı toplumlarda, toplumsal kalkınma ve ilerleme kayıt edilememiştir tarih boyunca.Kadına karşı şiddet ve ayrımcılık halen devam etmekte ülkemiz şartlarında.Bunu zaman içinde gazete ve televizyon haber kanallarında da görebilmekteyiz.Daha geçende, hırsızı yargılayan kadın  yargıca, hırsızın erkek kardeşinin yaptığı inanılmaz saldırı  sonucu kadın  yargıcın  hastanelik olup komaya girmesi   televizyon ve gazetelerde yer aldı.En ilginci de o maganda bozuntusunun söylediği cümleler:’ başkalarının kaderiyle oynayacağına, otursun evinde çocuk doğursun,yemek pişirsin’ şeklinde tavsiyesine gülsek mi ağlasak mı?karar verememiş insansı hallerle bakakalışımız devam ediyor.Bu söylemlere Türk halkı alışıktır oysa…neredeyse atasözü haline gelmiş şu sözler yine yaşanmışlıklardan bir tutamdır:’elinin  hamuruyla erkek işine karışma’

        Yıllar evvel mesleğe yeni başladığım sıralarda, sahte dişhekimlerine karşı yapılan  sağlık müdürlüğü ve dişhekimleri odasınca yürütülen operasyonlar esnasında,halen sahtecilik yapmaya bugün de  devam eden bir maganda tarafından tehdit edilmiştim.Bana şu tavsiyede bulunmuştu sahte dişhekimi magandası:’Aysun hanım,ayağını denk al!başına öyle işler açarım ki, sen bile şaşar kalırsın!’Sonra etliye sütlüye karışmayan hanım hanımcık tabir ettiği bu konuda sessiz kalmayı tercih eden,mesleğimizin onuru için taşın altına elini koymayı zul gören bayan arkadaşımı da örnek göstererek:’bak onlar senin gibi yapıyorlar mı?sesiz kal ve konuşma,sana mı düştü memleketin sahte hekim konusu, insanların mikrop kapma meselesi, halk sağlığı…’  Dişhekimi meslek odalarına sahteciler konusunda yaptığım destekleri  baltalamak ve sindirmek için yıllarca telefon tehditleri  ve  etki alanlarına soktukları kişilerce  yaptıkları psikolojik baskıya hep direndim.Pişman mıyım?geriye bakınca çok yıpratılmaya çalışsam da asla pişman olmadım…zira utanılacak bir şey yapmadım…mesleğimin onuru için savaştım tek kalma pahasına da olsa,,,bu tip olaylara maruz kalmak güçlü bir hale getirdi beni, Allah’a bu yüzden hep şükrettim…gelecek nesilde ki genç meslekdaşlarımın daha çağdaş koşullarda çalışması bu  mücadele bayrağını yere düşürmemeleri için etik çalışma gayreti  gösterdim..Bu gün de, halen mesleğimizin sahteciler konusu çözülememiştir dirayetli  sağlık yönetimlerinin  iş birliğiyle…

       Ben kendi adıma bu toplumda üstüme düşen, haklı direniş, hukuksal  mücadelemi  etik şartlara uyarak yaptım sayıyorum…yapmayanlaradır sözüm…Bir toplumun ileri gidebilmesi kadınlarının yeterince donanımlı ve medeni olmasından geçer.Bakınız islam ülkeleri arasında  kavga ve husumet hiç bitmiyor…neden dersiniz acaba? Hiçbir Avrupa ülkesinde son yüzyıl içinde(2.dünya savaşı gibi ırkcı savaş hariç) hiç birbirleriyle çatışan ve savaşan hıristiyan ülke gördünüz mü?göremezsiniz…zira hırıstiyan Avrupa devletleri başkanları ve devlet yöneticileri buna meydan vermeden ince bir siyasetle bir olmanın yolunu bulmuşlar ve islam ülkelerini birbirine düşürme çabasında da başarılı olmuşlardır.Neden onlar bunu başarıyor da islam ülkeleri başaramıyorlar?Bana göre islam ülkelerinin yöneticilerini yetiştiren annelerin eğitimli ve donanımlı olmamalarından kaynaklanıyor.Çocuğu medeniyet ölçüsünde yetiştiremeyen cahil  anne, o çocuğa sürekli kavgacı, uzlaşmaz, arabesk  şark tavrı  aşıladığı için bu gerçekleşemiyor.

       Toplumda kadınlarımızın sosyal haklarda eşit olma çabası, kadınların ekonomik özgürlükleriyle, eğitimli ve donanımlı olmalarıyla gerçekleşebilir.Elbette benim anlatmak istediğim, kadın ve erkek biyolojik ve fizyolojik olarak eşit olsun değil, sosyal haklarda  ve hukuk önünde eşitliktir demek istediğim.Kadının ve erkeğin fiziksel ve kimyasal,biyolojik farklılıklarını kabul edecek kadar da gerçekciyimdir.

    Bunları yazarken aklıma gelen bir anımı hatırladım birden…Geçmiş yıllardan birinde bana gelen ve fahişelik yaptığını etraftan duyduğum bir kadın şöyle demişti:’Doktor hanım, benden neden çekiniyorsun ki?(demek ki halimden sezmiş)benim dişime bakmak istemiyor gibi bir hal sezdim sizde…yani ben hastan olamaz mıyım?Merak etme doktor hanım, benim kazandığım para emeğimin karşılığı…siz esas haram parayla hanımlık yapanlardan sakının kendinizi’Bu sözlere o zaman çok  kızmıştım, işini hallederken de o kadına surat asmıştım…fakat zaman içinde düşündükce o kadıncağıza hak verdim…kadıncağız toplumun dışladığı bir iş yapıyor ve emeğini sattığını söylüyordu.O sıralarda ise gazetelerde, televizyonlarda , halen ceremesini verdiğimiz  dolaylı-dolaysız vergilerle ödediğimiz  modern banka soygunlarını, batan bankaları ve sahiplerini anlatan  olayların patlamasını izliyorduk.Başkalarının emeği ve parasıyla adam  olmayı başaranları(!)izliyorduk…Son yıllarda yaşanan büyük boyutlu ekonomik krizlerin kökeni işte o yıllara dayanır…İMF ye ödene ödene bitmeyen, halkın köleliği işte o zamanlardan  başlangıcını aldığı yıllarda söylenen o sözlere şimdi hak veriyorum.Kendini bana emekci olarak tanıtan kadıncağızı da yıllardır hiç görmedim ki özür dileyebileyim.

       Bir toplumun mutlu olması kadınlarına verilen değerle, insanca yaşama hakkıyla  pareleldir  değerli okuyucularım.Ülkemizde  cins,etnik,ekonomik,kültürel ayrımcılık yaşamamak için kadınlarımızın erkeklerden daha çok eğitimine ve meslek sahibi olmalarına önem vermeliyiz…Zira çocuğa  şekil veren,terbiye eden, ülkemizi inşa eden insanların yetişmesinde kadın esas unsurdur.Dilerim ki bir gün, ülkemizde ve dünyada cins ayrımı söz konusu olmasın sosyal ve hukuksal anlamda.Nazım Hikmet’in sevdiğim dizelerini tekrar ediyorum sizler için:

      

 

           KADIN

Kimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde
yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir. Kimi der ki ayalimdir. Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım. Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır.
 
                    Nazım HİKMET

 

                                                                         

                                                          S.Aysun Furtun-6mart2007