Gülhanım

Çocukluğumun en önemli simalarından biriydi Gülhanım halam.Hala derdik zira babamın teyzesinin kızıydı.O, istiklal savaşının karışık dönemlerinde çocukluğu geçen, yetim ve öksüz babama bir çeşit analık yapmış, gönlü çok derin bir kadındı.Kendi çocukları da vardı tabi, ama başkalarının korunmaya muhtaç çocuklarına olanakları ölçüsünde kol kanat germiş son derecede pozitif bir kadın olarak anlatılıyordu aile içinde, benim anılarımda da öyle kaldı zaten.
Gülhanım hala, eski ve köklü bir ailenin kızıydı.Turnasuyunda ikamet eden annesi Hatice hatun, Veliefendioğullarındandı.Babası ise Abdibaba lakaplı olan Akın ailesinden Harun efendiymiş.Veliefendioğullarının meşhur ninesi Bebişan hatunun kızdan torunuydu tıpkı babam gibi.Tatlı dilli hoş bir kadındı.Normal kadınlar gibi değildi. her şeyde bir iyimser duygu bulan olağanüstü bir kadın, nasıl anlatsam diye günlerce düşündüğüm bu kadını anlatamamak bende panik yaratmakta adeta. Normal ailemizin yaşlı kadınları, her olayı çok ciddiye alan ve tüm olasılıkları ve felaket haberciliğini düşüncelerinde yansıtan kadınlardı.Belki de yıkılan Osmanlı devletinin son yıllardaki savaşlarına tanık olmak ve savaşın getirdiği felaketleri, hastalıkları yoklukları görmüş olmak bu normal kadınlarda ruh halini böyle yansıtmıştı.İşte o çok düşünceli ve ileriyi hesap eden kadınlara hiç benzemezdi Gülhanım halam.Oysa O da aynı savaş şartlarında yetişmiş olduğu halde.O bulunduğu anı yaşardı bildiğim, her anın güzel bir tarafını bulur keyfini çıkarırdı.Mesela yağmur yağıyor, çamaşır yıkanmış asılacak bahçeye, normal kadınlar hayıflanır yağan yağmura.Gülhanım halam ise ‘’oh çok şükür Allahıma, bereket yağmurları yağıyor, çamaşır soba başında da kurur yağsın toprak bereketli olsun’’ derdi.Akşam yemeğinde köfte yapmaya hazırlanmış mesela, ama eti kasaptan alıp getiren her nedense olmamış…işte Gülhanım halam şahane bir kuru fasulye ve pilav yapar, yanına sarımsaklı cacık,üzerine taze nane yapraklarıyla o sofrayı şölen havasına sokardı.Bu lezzeti bize sunuşu dili gibi tatlı olurdu.Yapıcı dünya görüşü, neşesi, tatlı dili herkesde iştah açıcı etki yaratırdı.Daima esen rüzgara karşı direnmeden,açıkcası direklerini kırmadan yelkenlerini çevirip, sağ-sağlim limana gemisini ulaştırmayı bilen bir kadın olarak etrafında hayranlık uyandırırdı daima.
Babam, yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun acılarını ve hayal kırıklıklarını tüm aile efradıyla çok ağır şekilde yaşamış.Babamın ailesi, Osmanlı devletinin her savaşında bin yıldır şehit vermiş, savaş meydanlarındaki emeğiyle köklü aile olma payesine erişmiş, Sarıkamış faciasıyla oğlunu kaybeden büyükbabamın ani kalp krizinden ölmesiyle üç yaşında babasız, sekiz yaşında hastalıktan, ilaçsızlık ve doktorsuzluktan annesini kaybetmiş babam.İşte o küçük yaşta, yıkılan İmparatorluğun enkazında yaşamaya çalışan babamın elinden tutanlardan biri de Gülhanım halam olmuş.Babam Gülhanım halam olmasa, ne okula gider ne de öğretmen olurdu anlatılanlara göre.Zira ana-babasını erken yaşta kaybeden, yeri-yurdu ve toprağına sahip çıkamayan bir küçük çocuğa yön veren, hayat üniversitesinde okumuş bu kadındır sebebi.Gülhanım halam neşeli ve keyifli bir kadındı.Babamı ve ikiz kardeşi Hasan amcamı ilkokula yazdıran da O imiş.Ailenin eski ama değerli giysilerinden, ters-yüz eder babamlara şahane kıyafetler, pijamalar dikermiş.Ayni zamanda o yokluk ve kıtlık savaş yıllarında, yaratıcı zekasıyla modeller üretebilen yetenekli mahalle terzisiymiş de.Her topluma girebilecek kadar cesur ve girişken,yapıcı, tatlı dilli iyi niyetli ve o kadar da akıllı bir kadın.Aslında klasik bir eğitim almamış savaş ve yokluklar nedeniyle.Fakat akıllı olan için hayatın kendisi bizzat okuldur ya, işte öyle bir durum.Gülhanım hala da cin gibi zeki, sevecen, şefkatli, becerikli tatlı dilli güler yüzlü, pratik, çözüm bulan,yapıcı hayata bakışı esnek, şakacı bir kadındı.Aslında benim kuşağımda olan, tanıdık herkesin halasıydı.
Babam çocukken O’nun evinde, başına gelenleri anlatıp derdini yanarmış, Gülhanım hala ise babamı teselli eder, babama olumsuzluk yaratan insanlar için de komik şeyle söyler babamı dahi güldürür kendi de kahkahalar atarmış…sonra da dermiş ki:’’ Neşeli ol neşeli, varsın desinler deli! iyi ki böyle bir olay yaşamışsın bak ne güzel güldük,keyiflendik bu haşalak duruma uşağum’’
Ailesinin karamsar üyeleri tarafından, neşeli,aldırmaz halleri görüldükce, deli-dolu kız olarak tarifi yapılırdı,gerçekte ise o zamanlar yaygın olmayan bir terapi ustalarının öncülerindendi Gülhanım hala.
Sadece babama değil, ailede kimin başı derde girse, Gülhanım hala ona çare üreten bir kadın.Kendi çocukları da var, onların eğitimi için de çaba harcamış.Onları okutmak için gerektiğinde İstanbul’a taşınmış ve okutmuş.Tüm çocuklarını okutup evlendirdikten sonra dahi, evine yabancı talebeleri alan ve okutan bir kadın.
O ben çocukken bize gelirdi, tatlı dilli ve ağzında diş olmadığı halde bu kadar sevimli bir ihtiyar olarak O’nu hatırlarım.Simsiyah ve gür olan saçları hiç ağarmadı, yüzünde kırışıkları olsa bile daima gülümseyen iri siyah güzel bakan gözleriyle daima umudu vaat etti etrafındakilere.O'nu bahçe kapısınında paytak paytak yürürken gördüğümüz anda, güneş doğardı dünyamıza adeta...Bize masallar anlatırdı, etrafını sarardık, geldiğinde sevinçlere karışırdık.Babamın annemle evlenmesine katkısı olan bir insan oluşu bizde ayrıca güven duygusu yaratırdı.Bir gün küçük kardeşimin bezini yanımda değiştirdi…sonra kendi kendine dedi ki:’’çocuğun poposu pişmiş’’ …
Ben O’na o kadar güveniyorum ya, Gülhanım halam daima ocakta nefis yemekler de pişirir ve harika sofralar kurar ya, tencerenin kapağı, fırın kapağı açıldığında pişmiş dediği herşey gibi, pişen nesneler yenir çocukluk aklımla…ağlamaya başladım ‘’ya halacığım şimdi kardeşimi biz yiyecek miyiz?’’sanırım üç yaşında filanım.O çınlayan kahkahası hala kulaklarımda.Çocukluğumda hatırladığım öylesine güzel anıları varki.Babamdan annemden duyduğumuz güzel anılara kendi yaşadıklarımızda katılınca, bu günkü yaşımda Gülhanım halamın olağanüstü bir kadın olduğunu fark ediyorum.
1909 yılında Ordu’da doğmuş.1995 yılında tam 86 yaşında mart ayında İstanbul’da vefat etmiş, hayata bakışı iyimser olan bu kadın, çocuklar yaramazlık yapınca bela da okumazdı.Çok kızdığında daima şu arapca sözler dökülürdü dudaklarından:
‘’Tevekkeltü alallah,lahavle vela kuvvete illa billah’’Sonradan anlamını araştırarak bulduğum sözlerin meali şu:’’gücümü Allah’tan alır, O’na güvenirim’’
İşte böylesine de inançlı bir kadın, basiretli ve sabırlı ama kızgın değil, şefkatli.Asla bağnaz değil, devrinin kadınları peçe-çarşafla gezerken o çoktan eşarpla, mantoyla gezen ve Atatürk devrimlerine yürekten bağlanmış ileriyi görebilen bir kadın.Oysa ailenin büyük çocuğu olduğu için dört cephede savaşan Osmanlı devletinin şartlarında, ilkokulu bile bitirememişti, ama hayat üniversitesinden mezundu.Eğitimli nice insanın saçmalıklarını gördükce, bu kadının etrafına yaydığı hoşgörüye büyük saygı duymamam mümkün değil.
Türkiye’nin ilk elektronik mühendislerinden biri olan oğlu İbrahim, Fransa’da Sorbon’da tahsil eden başka oğlu Edebiyatcı Feridun,şimdilerde İstanbul’da gazeteci-yazar olan oğlu Can Haydar Aksın, Seramik sanatcısı kızı Suna Eren bu dünya görüşüyle yetiştiler.Film yönetmeni Mehmet Aksın ise oğlu Feridun’dan olan torunuydu.Gülhanım hala öldüğünde geride Dört yetişmiş evlat ve yedi yetişmiş torun bıraktı.Onlarca da, babam gibi manevi çocuğunu.Nur içinde yatsın.
26 ocak 2009

