Ordu'ya ait bir öykü...

                                             MUSTAFA    AMCA  

                                           _______________________

 

              Dişhekimliği mesleğimi yaparken,yaşadığım şehir Ordu'da insanlara ait bir çok hayat hikayesine,mutluluklara, dramlara  şahit oldum,birikimimde,dünya görüşümde bunların da etkileri olmuştur.Yine anılarımda Mustafa amcanın güzel bir yeri var,bir o kadar da duygusal...

              Mustafa amca'yı  2000 yılının Nisan ayında muayenehanemde tanıdım.Ordu Huzurevinde kalan annemin uzaktan akrabası Kadir Eren'in yurt arkadaşıymış.Ayni yurtta kalmanın getirdiği arkadaşlık sonucu,dişlerinden sorun yaşayan Mustafa amcayı bana getiren Kadir abiydi.Kadir abi yerini yurdunu,ailesini,birtakım elinde olmayan nedenlerden dolayı bırakıp, akrabalarının ön ayak olmasıyla yurda yerleşmiş,yıllarca içtiği,belki de bu yurda gelmesinin nedeni olan alkolu bırakıp tedavi olduktan sonra, huzurevi yaşantısında dinginliğe ulaşmış bir adamdı...Bütün alkol alan bağımlılarda gördüğüm,aşırı duygusallıklarıdır.Kadir abi de hayat üniversitesinde  yorulmuş  duygulu bir adamdı,ailesine belki kırgınlıkları var,fakat hiç ifade etmez,içine atardı...İçkiyi bırakıp huzurevine yerleştikten sonra,gündüz tanıdıklarını,akrabalarını ziyaret eder,uzun yürüyüşler yapar,zaman geçirirdi.Muyenehaneme,evime yaşlı, eve bağımlı yaşayan babamı ziyarete sık sık uğrardı...Efendi ve saygılı bir insan olan Kadir abiyi ailemden kişilerle bazen ben de ziyarete giderdim Huzurevine...Bu ziyaretler sırasında diğer yaşlılarla da görüşürdük,bunun onlara manevi açıdan bir güç verdiğinin farkındaydım.Hepsinin anlattığı ya da anlatamadığı pek çok derdi vardı,Huzurevinde kalabildikleri içinde Devlet Baba'ya şükran borçlarını sıkca dile getiriyorlardı.Huzurevinde kalanların bir kısmı ücretsiz bir kısmı ise makul bir ücret karşılığında kalıyordu.Mustafa amca parayla kalanlardandı.Bir kısım huzurevi sakinleri de aile hasreti,sevgi eksikliği içinde  olduklarından insanlarla sosyal ilişkiler kurmak,hüzünlerini hafifletmek istiyordu.

            Mustafa amca sorunlu dişlerini baktırdıktan sonra,gerekli çekim ve tedavilerle,eksik olan dişleri için uygun bir protez yapıldı.Bu işler için uzunca bir süre geldi gitti,nihayet protezlere alıştı,bu süre içinde benimle güzel bir dostluk kurdu.Dişlerine alıştıktan sonra da ufak tefek vuruntular içinde geliyordu,belki de gelmeyi alışkanlık haline getirmişti,güler yüzlü ve sabırlı davranmamdan dolayı.Artık baba-kız gibi sohbet ediyorduk.Haftada en az üç gün muayenehaneme gelir,işim varsa meşgul etmez,selam verir giderdi.Bazen dek gelirse yolda gördüğümde arabama alır,vaktim müsaitse,benim de çok sevdiğim Efirli yönüne gider,bazen de yazlık evimin olduğu Turnasuyu'na giderdik.O'nu gezdirirsem eğer, mutlaka kemik erimesi rahatsızlığı olan babamı da arabaya alırdım.İki yaşlı adam arabada güzel sohbetler eder,birbirlerinin anılarını dinlerdi.Bu gezilere bazen çocuklarım da katılırdı.Eşim,çocuklarım ve babam Mustafa amcayı sevmişlerdi.Hayatı seviyordu,huzurevine geldikten sonra namaza da başlamıştı, anlatamadığı acılarına dayanmasını kolaylaştırıyordu bu sanırım...

             Mustafa amca Giresun'luydu,tapu dairesinde yıllarca çalışmış,tapu müdürlüğü yapmış, emekli olmuş.Dört çocuğu varmış,çocuklarından biri üniversitede iken cinayete kurban gitmiş,diğer üç çocuk okumuşlar hepsi meslek sahibi olmuş.Eşi iki sene önce ölünce,tek başına kaldığı Giresun'daki evinde kalması zor olmuş,evi kapatıp huzurevine gelmiş.Çocukları iki erkek bir kız,bir oğlu Bodrum'da serbest meslek sahibi,diğer oğlu Giresun'da meslektaşı ile evli, öğretmenlik mesleğini sürdürüyor,kızı bekar ve Giresun'da bir ilçede öğretmenlik yapıyormuş.Babamı ziyaret ettikce, kızkardeşimle kalan babama:"Ne kadar şanslısın" dermiş.Mustafa amcanın aile özlemi vardı,konuşmalarından bunu anlıyorduk.Aslında nezaketli ve anlayışlı bir yaşlıydı.İmkanlarının olmasına rağmen huzurevine gelmesinin nedenlerini daha sonra anlayacaktım... 

          Yaşlı insanlar hayat üniversitesinden mezun olmuşlardır, hayat deneyimleri,sabırları hep beni şaşırtmıştır.Dünyanın kötü gidişatı karşısında gösterdikleri,direnç,olgunluk bende saygı uyandırıyor.Kendimi eleştirmek,olgun olabilme çabalarım,onlarla kurduğum iletişimden kaynaklanıyor biraz da.Yaşlı  insanlarla iletişim kurmak çocukluğumdan beri bana keyif verir.Yaşıtlarımda gördüğüm,ham davranışları yaşlılarda görmem,yaşlılığın kendine has kalenderliği,alçak gönüllülüğü,oluruna bırakmaları,aşırılıklarının törpülü oluşu,ölçüleri değer yargılarımın çıtasını yükseltir.Çok şey bilmelerine rağmen ukala olmamak yaşlılığa has bir özellik...

          Mustafa amca güneşli günleri severdi,çoğunluk yağmurlu olan doğu karadenizde Ordu şehrininin kıyı şeridini diğer karadeniz kentlerinden daha güzel bulurdu.Ben de aynı kanaatteydim.Fakat memleket özlemi evlat hasreti gibi nedenler O'nu Giresun'a kara sevdalı yapmıştı.Havalar baharı atlatıp yaz aylarına girince güneşli mavi gökyüzünü daha fazla görür olduk.Sabahleyin doğudan Giresun yönünden doğan güneş,Ordu şehrinin doğusundaki Yoroz Kayalıklarının üzerinden geçip,güney-batıda 485  rakımlı Boztepe'yi selamladığı zaman,bilirdim ki çoğu insanlar gibi Mustafa amca da  o upuzun emsalsiz sahil kesiminde uzun bir yürüyüşe çıkmış.O uzun yürüyüşlerin yönü huzurevinden başlar,sahil yolu güzergahından devam eder,Atatürk Köprüsünden sonra başlayan sahil düzenleme çalışmalarında çalışan işcilerin devinimlerini seyrederek batıya doğru yürür,Ordu Lisesi,Ordu Ticaret Lisesi,Vali Konağı Ordu Kız Meslek Lisesi,Fadıl Furtun Ana Okulu önünden geçer,Bülbül Deresi üzerindeki köprüden Atatürk Parkı önünden,Mıdı Restorant,Ordu Belediyesi Nikah Salonundan, karşıda Ordu Belediyesi binası, Ayışığı Lokantası,Kumsal Kafe,eskiden  Osmanlı döneminde 1853 yılından  kalma Rum Kilisesi,restore edilmiş eski Osmanlı konakları İkizevler, Sarıkonak önünden devam ederek rıhtıma gelip,rıhtım boyunca balık tutanları izleyip,tekrar batıya yönelip Gülüstan Otel, Belde Otel manzaralarını denizin mavisi ile harmanlıyarak göz banyosu yapar,arada bulduğu banklarda dinlenirdi...Sonrasında ise doğuya yönelir,deniz kıyısıyla geldiği Belde Otel civarından az yukarda dolmuş hattının geçtiği eski Tabya Başı yolunu takip eder.Bu kez Tabya Başı'ndan doğuya doğru yürümek müthiş bir haz verir insana,hava güneşli ise, pırıl,pırıl mavi gökyüzünün denizdeki mavi yansıması,uzaktaki morumsu dağların şehri çevirmesi,şehre sonsuz gibi gibi görünen denizin köpüklü kıyılarının kavuşmasını seyreylemek,doğayla söyleşmek,kavisli kıyı boyunu yüksekten görmek Mustafa amcanın da vaz geçmediklerindendi. Tabya Başından ,sonra Taşbaşı yolunda Rum Kilisesinin üst tarafındaki yoldan nefis görünümlü şehire,denize göz atıp,yolu takip edip aşağıya indikten sonra Fidangör mevkiinde pastahane ve kafelerin sokağa taşan gürültüsü,insan kalabalığı,arabaların geçişlerinden çabucak sıyrılarak,tekrar sahile sapıp,geldiği yönün karşı tarafından bu kez de doğuya doğru yürürdü.Çoğunluk öğle akşam arası yaptığı bu gezilerin dönüşü muhteşem olurdu,güneşi arkasına almış,güneşin ışıkları doğudaki dağlara vurmuş,bütün ihtişamıyla Yoroz Tepesi bakır kızılı bir renge bürünmüş parlıyor,havanın durumuna,güneşin yönüne göre renk değiştiren bukalemon Yoroz'un en sevilen rengi bu andır...Havalar bulutlu, puslu yağmurlu ise Yoroz  adeta renk değiştirir, grileşir, morarır, füme rengini alır, küser adeta şehre tepeden bakarken…Havanın durumuna göre renk değiştiren, eski uygarlıkların keşfedilmemiş gizemini barındıran bir efsane anıtı gibidir  küstahca gök yüzüne başını dikmişken… Belki Hitit uygarlığından, belki de eski  Miletos halklarından kalma, milattan önceden  gelen  yerleşik site kalıntıları ile keşfedilmeyi bekleyen Yoroz  belli ki antik bir uygarlığın sırlarını içinde barındırıyor, daha yeni bir yerleşim olan sahil kesimlerine tepeden bakarken…Eski zamanlarda deniz, Yoroz’un eteklerine kadar gelirmiş, zamanla deniz çekilip, bataklıklar kurutulduktan sonra, Yoroz yeni yerleşim bölgesi olan Turnasuyu vadisine  görmüş geçirmiş yaşlı insan duruşuyla, yeni yetme,ergene kadem dileyen bilge edasıyla, uzaktan bakışını hep sürdürmüş, Ordu şehrinin adeta bir simgesi olmuş panoramik görüntülerde…Mustafa amca, işte bu görüntüleri hergün seyretmeye doyamıyordu,  mağrur Yoroz’a bakarken, belki de memleketi Giresun’un kalesini hatırlardı, nostaljik anılarını düşünürdü…Eski  Grek dilinde Yoroz’un anlamının, ‘kutsal’ olduğunu, Yortu kelimesinin de  bayram anlamını taşıdığını belirterek, Ordu şehrinin doğusunda yer alan, güneşin doğuşu ile bütün Ordulular’ı selamlayan bu tepeye hayrandı…Bazen başını geçen bir buluta dayamasını, ‘Yoroz taç giydi’ şeklinde ifade ederdi…

            Bir gün iş yerime kocaman renkli bir uçurtma ile geldi, çocuklara vermemi söyledi.Bu uçurtmayı kendisi yapmış,hatta uçurtmayı havalandırmayı seyre dalmayı da pek severmiş.Bu çocuksu eğlence ona özgürlük duygusunu tattırıyormuş,kuşların özgürce uçmalarını seyretmek de aynı duyguyu verirmiş...Kuşlara olan sevgisi, hayranlığı nedeniyle Huzurevi’nde lakabı,Minik Kuş’muş.

            Günlerden cumartesiydi, bana:"Telefonunu kullanabilir miyim?" dedi."Tabii"dedim. Giresun'dan kızını aradı."Kızım bu gün hava çok güzel,oraya gelmek istiyorum,evde misin? sizleri özledim. Ama kızım çoktandır Giresun'a gelmedim, sizleri özledim,bak bugün okul da tatil,iki gün beraber oluruz,arkadaşın mı var?ben size mani olmam,peki,tamam öyleyse" dedi.İstemeden şahit olduğum bu konuşmadan sonra Mustafa amca çok üzülmüştü,omuzları çöktü,zaten kısa olan boyu sanki daha kısaldı.Neşeli hali birden sönmüş olan Mustafa amcaya çay ikram ettim,hasta yoktu, labaratuar işlerini sonraya aldım,onu rahatlatmak için sohbet etmeye başladık.Kızının onu başından savmak istemesi,onun o andaki kırıklığı beni de üzmüştü.İlk kez hayat hikayesini anlatmaya başladı:

          "Yıllarca tapu müdürlüğü yaptım, iyi anlaştığım bir eşim,birbirinden akıllı dört çocuğum vardı.Çocuklarım okuyordu,mutlu bir aileydik,ta ki büyük kızım üniversitede okurken arkadaşıyla oturduğu evde ölü bulununcaya kadar.Kızımın katilini hükümet çok araştırdı,bulamadılar,hala bu konuda bir bilgimiz yok.Tahminimiz uyuşturucu satıcılarının kızımı kurye olarak kullanmak istemeleri olarak tahmin ediyoruz...Bu olaydan sonra ailemiz darmadağın oldu,eşim ağır bir depresyon geçirdi,onun tedavisi hepimizi perişan etti,diğer çocuklarım ablalarından sonra annelerinin hastalığı,öte yandan öğrenimlerine devam etmeleri,benim annelerinin tedavisiyle uğraşırken,onlara fazla ilgi gösterememem,bizleri rüzgarda savrulan kuru yaprak gibi yaptı.Eski düzenimizin olmayışı ve olaylar bir ateş gibi içimizi yakmıştı.Kendimi darmadağın hissediyordum,belli ki ben de bir bunalım geçiriyordum,kızımın başına gelenlerden birbirimizi suçlar duruma gelmiştik,eşim ağır depresyon tedavisi sırasında felç geçirdi,birkaç sene yatalak yaşadı ,yaşatamadık,vefat etti...Eşimin ölümüyle her şey daha kötü oldu,çocuklarımla birbirimize destek olup hayatımızı toparlayamadık,hayatta olan üç çocuğumdan büyüğü oğlum geçen sene evlenebildi,kızımla öbür oğlum hayata karşı olumsuzlar,sanki bir lanet var da bir başkasını ortak etmemek gibi bir düşünceyle evlenmeye niyetli değiller.Halbuki hayatın doğal gereğini yapsalar her şey daha iyi olacak.Öğretmen olan  kızım Giresun'un bir ilçesinde, evli oğlum Giresun'da,bekar oğlum Bodrum'da yaşıyorlar.Yani hepimiz çil yavrusu gibi dağıldık.Bazen isyan ediyorum,sonra aklım başıma geliyor,beterin beteri var diyorum,kader böyle ise ne yapalım...Çocuklarıma bu durumda dert olmamak için bu huzurevine geldim,arada onları özlüyorum,işte sonucu böyle oluyor,çocuğumun,eşimin ölümlerinden sonra,diğer çocuklarım çok acı çektiler,bu yüzden onların acı çekeceği durumlara yaklaşmamaya özen gösteriyorum,yapabildiğim kadar..."

               O'nu teselli ettim:"Mustafa amca, üst üste birçok acılar yaşamışsınız, bu haller travmanın etkileriyle oluyor,yoksa seni seviyor evlatların,onların da bunalımda olduğu kesin,sabırlı bir adamsın ama biraz daha bazı şeyleri zamana bırak"

            O günden sonra ona daha dikkatli ve özenli davranmaya çalıştım, aslında maddi durumu iyiydi ama mutlu değildi. Kendine yeni bir düzen kurabilirdi, yeniden evlenebilirdi,özlediği aile ortamını sağlardı,sanırım çocuklarını üzmek istemediği için bunu yapmamıştı.Çocuklarını asla suçlamıyor,aksine onlarla  gurur duyuyordu... Babalarının onları üzmemek için fedakarlık yapmasının onlar da farkında olmalı, babalarına biraz da onlar özveride bulunsa diyorum içimden, bunu da kimseyle paylaşmıyorum o günlerde.Çünkü onları tanımadan sadece şahit olduklarımla hüküm vermem doğru değildi, farkındayım.                 

           Yaz geçti,Ordu'da güz mevsimi yazdan daha güzel geçer ekseriyetle...Dört mevsim yeşilin yedi rengini yaşayan doğa,Doğu Karadeniz'de sonbaharda bir başka olur.Batıda ve güneyde, 485 rakımlı Boztepe kızıl-kahve-turuncu,sarı yeşil olur,uzaktan bakınca bu renklerinden dolayı Ordu'daki güz mevsimine "SARIŞIN BAHAR" derim eskiden beri,havalar o kadar güzel geçer ki halk da bu günlere "Pastırma Yazı" der,havaların güzel gittiği her gün Ordu sahilleri kordon boyunca yürüyüş yapanlar tarafından şenlenir.Kadınlar,erkekler,çocuklar,her yaş gurubundan insanlar sahilde volta atar,kan dolaşımlarını hızlandırırlar.Alabildiğine uzanan, mevsime göre renk değiştiren denizin açıklarında Rusya’ dan sıcak denizlere göç eden Yunus balıklarını, bir dalıp bir çıkarak süratle batıya yüzmelerini, sahil boyunca gezenler heyecanla seyrederler.Bu mevsim dönümlerinde insanların yaza vedaları uzun sürerdi,yürüyüşler havalar iyice soğuyana kadar devam ederdi. İşe giderken, ya da arabamla çok sevdiğim sahili turlarken çok sık Mustafa amcayı görürdüm.Kısa boyu,kısa adımları,başında şapkası,elleri iki yanında, doğayı seyrederek,ağır ağır yürüyen bu yaşlı adam,dışardan hiç bir derdi yokmuş izlenimi veriyordu.Böyle olmasını aslında çok isterdim,onun acılarını öğrenmek,onu daha çok anlamama,ona karşı hüzün duygusu ile karışık,sorumluluk hissimin büyümesi bende manevi bir yük yaratıyordu...Mustafa amca babamı da sık sık ziyaret ediyordu,"babanız çok şanslı aslında,bütün çocuklarını ayni aile apartmanına toplamış,onlarla beraber,babanıza manevi desteğiniz yeter" diyordu.Onun özlemlerini anlıyordum,böyle dıştan gördüğü gibi babamın ona göre şanslı oluşu imrenilecek bir şeydi,fakat babamın bizlere zamanında verdiği emek  çok büyüktü...Herkesin hayata karşı duruşu ve direnci farklılıklar gösteriyordu,her nimetin bir külfeti,her külfetin bir nimeti vardı,babamın da kendi dünyasında üzüntüleri oluyordu elbette.Babam çocukluğundan beri hayata karşı  büyük bir mücadele vermiş,Balkan savaşından sonra doğan babam,harplerin getirdiği bütün olumsuzlukları yaşamış,1.Dünya savaşı,Türk Kurtuluş savaşı,2.Dünya savaşının getirdiği sıkıntıları hep hissetmiş,yetim,öksüz büyümüş,yaşıtlarının yaşamakta hak gördüğü aşırılıkların hiç birini yapmamış bir adam,Mustafa amcadan belki 15 yaş ta büyük...Bunların hiç birini ona anlatmadım,ama şunu iyi biliyorum ki "zeytinin dışı ile karpuzun içini bir kişiye vermiyor hayat,birinden biri veriliyor".Her şeye rağmen hayata direnmek,mutlu olmanın yollarını bulmak, babam gibi birçok yaşlı insanın yaptığı şey...Herkesin farklı bir hayat mücadelesi var,bunlardan çıkarılacak sonuç insanların hayatta güçlenmesine yarar...Mustafa amcanın zamanla mutlu olacağı inancındaydım,evlatlarına olan özlemini  bizim ailede gidermeye çalışıyordu.Çocuklarıyla ilgili hiç bir söz yöneltmiyordum,öğrendiklerim ise kendiliğinden söyledikleriydi.Kafamda Mustafa amcanın ilgiye ve sevgiye olan hasreti,beni üzüyordu,sorularıma alacağım cevapların beni daha fazla üzmesinden korkuyordum.İnsan hayatında sevginin büyük bir yaşam gücü olduğunu biliyordum.Bize karşı anlayışlı,kibar,hassas davranan bu insanın çocuklarına olan özlemine tabi ki ilaç olamıyorduk,geldikce onu konuk olarak ağırlamaktan başka.Arada babamı da götürdüğüm Huzurevinde diğer yaşlıları ziyaret etmek galiba babamı da üzüyordu ki,pek gönüllü gitmiyordu oraya...Mustafa amcayı anlıyordum,fakat bir şey yapamıyordum,ona Huzurevinde hissettiğimiz hüznü asla ifade etmiyorduk yüzüne karşı…

              Kış geldi,ocak ayının ilk haftasında önce Ordu'yu çeviren dağlar bembeyaz oldu,sonra şehir kar altında kaldı.Huzurevi şehrin merkezine uzak olduğu için,o ara ben oraya gidemedim,Mustafa amca da gözükmedi.Bahçelievler semtinin sahil kesiminde,Atatürk köprüsünü geçince,araba güzergahının üzerinde,Ordu şehrini panoramik olarak gören bir yerde olan Huzurevi aslında harika bir manzaraya sahipti.Kışın en iyi şekilde ısıtılması,yemeklerinin sağlıklı,lezzetli pişirilmesi,yaşlıların bakımı ve rahat yaşaması için her şeyin düşünülmüş olması aile sevgisi eksikliğini gidermiyordu.Günümüzde yaşam şartlarının gittikce modernleşmesi,bunun getirdiği zorluklar bireylerin sosyal hayatlarında bazı kalıpları kırdı.Kadın ve erkek  çalışma hayatının içinde olunca,evde olan yaşlıların bakımı sorun oluyor.anne babalar çocuklarını kreşlere gündüz bırakırken,yaşlıları da Huzurevlerine bırakmaları kaçınılmaz oluyor.Bunu kabullenmeyen yaşlı, elden ayaktan düşmemişse maddi durumu da iyiyse,Huzurevi dışında kendine bir yaşam kurabilir,gündüz iş yerlerinde çalışan çocukları sosyal hayatının dışında yaşlı ana-babasına zaman ayırsa da,daha fazla istenmekte,evlatlar da zor durumda kalmakta.Ne yaşlılar ne evlatlar dozlarını bilmiyorlar.Her kesin vakti ve gücüne saygı göstermek gerekiyor.Evde çoğunluk yalnız kalan yaşlı,yaşıtlarıyla sohbet etmek vakit geçirmek açısından uygun gibi gelen Huzuevlerinde bazen mutsuz da olabiliyordu.Bu nedenle uyum sağlayabilmesi için terapi görmesi gerekiyorsa gözden kaçırmamak önemli oluyor.Huzurevinde kalanların hemen hemen hepsi ya bedensel ya da ruhsal tedavilerini yaptırıyorlardı

       .Kış geçtikten sonra Huzurevinden Kadir abi ziyaretime geldi.Mustafa amcayı sordum,ağır bir grip geçirdiğini söyledi.Hastahaneye kaldırmışlar,şimdi de odasından çıkmıyor,kendini dinlendiriyormuş.Çocukları Giresun'dan ziyaretine gelmişler,Mustafa amca çocuklarının peşinden çok üzülmüş.O'na selam söyledim,nisan ayı gelince havalar iyice ısınınca beraber araba ile gezeriz dedim.    

          Havalar zamanla çok düzeldi, muayehanede, evde bir koşturma içindeydim, Huzurevine gitmek istesem de vakit bulamadım. Mayıs sonlarıydı, insanlar artık güzel havaların etkisiyle kapalı yerlerde durmuyorlar, sahilde uzun yürüyüşlere çıkıyorlardı, gün ışığından yaşam enerjisi depolamaya çalışıyorlardı. Havaların ısınması işlerde de hareketlilik yaratıyordu, Süleyman Felek, Sırrı Paşa, Zübeyde Hanım caddelerinde esnaflar da hareketlenmişlerdi .  Ordu'nun ekonomisi fındığa büyük oranda bağlıdır, fındık fabrikaları, fındık işleme tesisleri fındığın kalitesi ve rekoltesiyle yakından ilgili durumdadır. Kışın fındığını depolarda saklayan toprak sahipleri, fiyatların yükselmesiyle fındığı pazara indirmiştir artık. Borcu olanlar mahsul sonu eylül ayında ucuza da olsa fındıklarını elden çıkartıyorlardı, beklemek borçlarının faizini artırıyordu. Borcu olmayan fındık üreticileri yedi sekiz ay bekledikten sonra, fiyatlar artınca, ürünlerini pazara  indirirdi. Dolayısıyla çarşı havaların ısınmasıyla hareketlenir,  alışverişler dolaylı olarak artardı.Bunun haricinde memurun ve ücretlinin parası dönerdi piyasada.En kalabalık çarşı günleri benim çocukluğumdan beri Çarşamba Pazarıydı...Bütün  köylerden minübüslerle  inen köylüler getirdikleri sebze ve meyveleri,hayvansal ürünleri pazarda satarlardı.Bu hareketlilik  iş yerlerine de  yansırdı...Durgun giden ekonomi biraz ayaklanırdı.

           Her günkü işler olağan haliyle seyrediyordu iş yerimde,bir gün Kadir abi geldi,işimi bitirdiğimde birer çay içtik.Uzun zamandır görmediğim Mustafa amcayı sordum.Mustafa amca kış sonu yakalandığı grip hastalığından sonra uzun müddet iyileşmek için çaba sarf etmiş,hastalığının uzun sürmesini doktorlar moral bozukluğuna bağlamışlar.Gerçekten de morali çok bozulmuş, nisan sonları bir akşam Huzurevinin üçüncü katından kendini boşluğa bırakmış,yanında kimse yokmuş,bel kemiği kırık bir halde yurt görevlileri tarafından bulunmuş,ölmemiş,fakat acil tedavilerden sonra anlaşılmış ki,artık yürüyemiyor.Bunun üzerine Giresun'daki oğlu ve kızı gelip babalarını alıp götürmüşler.Habere çok üzüldüm,evlatlarından ayrıydı ama eli ayağı tutuyordu,yatağa bağlı yaşamak,çocukları ve kendi açısından oldukca zor bir durumdu.O eli ayağı sağlam iken ölmek istemiş,yatalak halde nasıl yaşar?Durumunu çok güçleştirmişti.Kadir abi kalender duruşuyla şunları söyledi:"Hep söylenir ya beterin beteri vardır diye,işte bu öyle bir şey.İnsanoğlu acılarında da sevinçlerinde de doyumsuz,kanaatkar olmak,sabırlı olmak her zaman mümkün olmuyor,hayata karşı dirençli olmak zor bir sanat...Ne mutlu bu dayanıklılığı gösterene,doğa kanunu acımasız oluyor...İnsanları yargılamak mümkün değil,ne olursa olsun yaşamak,hayata direnmek,canlıların doğasında var,bir an hayattan vazgeçme kararı yenilgiyi kabul etmek,umutsuzluğun dipsiz karanlığını tercih etmeyi kimse için dilemiyorum...Sorgulamadan yaşamak da güzel."

           Mustafa amcanın Giresun'a götürülmesinden sonra  hakkında bilgi alamadım, ben de olan cep telefonu  numarası devre dışı edilmişti, birkaç ay sonra ziyaretime gelen Kadir abiye Mustafa amcadan haberi olup olmadığını sordum, o da merak ettiğini, Giresun'a gidip araştırmayı düşündüğünü, parasızlıktan gidemediğini söyledi. Kadir abi devletin ayda verdiği 6o milyon lira ile Huzurevinde ücretsiz kalanlardandı, sıgara da içerdi, Giresun'a gidip gelmek nereden bakılsa 10 milyon liraydı,gidememiş,ama o da benim gibi merak ediyor Mustafa amcayı...Konuşuyorduk yine Mustafa amca hakkında,benim bilmediğim bazı olayları anlattı:"Mustafa Bey hali vakti iyiydi,eli de çok açıktı,aslında kendini kaldırıp atacak bir insan değildi" dedi."O zaman niçin bir anda böyle bir şey yaptı,hayatı seviyordu,sabırlı bir insandı,olanaklarını kullanabilirdi,huzurevinden çıkıp kendine mutlu olacağı bir yuva kurabilirdi" dedim.Kadir abi "aslında Rus pazarında eşya satan elli beş- altmış yaşlarında Azeri bir hanım ile tanıştırılmış,yine Azeri bir hanımla on beş yıldır evli olan bir arkadaşı tarafından.Biliyorsun Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra dağılan devletten ayrılanların vatandaşları ticaret yapmak için Karadeniz Bölgesine ve diğer bölgelere gidiyorlar.Birçokları da Türklerle evlendiler,bir lokma bir hırka için de evlenen çok oldu...Mustafa Bey alıştığı ev ortamını, ilgiyi aradı hep,çocukları ilgilenmediler,Mustafa Bey hayatını daha mutlu hale getirmek için bu hanımla  bir pastanede görüşüp anlaşmış,bütün mal varlığını çocuklarına devredip,bir ev kurup nikahlanacaklardı,Azeri Hanım Mustafa Bey,in maaşıyla geçinmeye razıydı.Çocuklarına bu durumu açınca,çocuklar şiddetle karşı çıkmışlar.Halbuki evlenmiş olsalardı kadıncağız çocuk gibi bakardı O'nu,onlara da zararı olmaz hatta faydası olurdu, çocuklar bazen çok düşüncesiz acımasız oluyorlar,bu yüzden  çocuklarına kırgındı,böyle bir intihar işini de hiç konuşmamıştı,birden bire üzüntü ile anlık davrandığı bir olay olabilir" dedi.

        Çok şaşırmıştım,bunu hiç bilmiyordum,Mustafa amcayı intihara götüren neden bir çeşit protestoydu  çocuklarının davranışına, anlıyordum...Mustafa amcayı araştırıp ziyaret etmesi için Kadir abiye 20 milyon lira verdim,O Giresun'a gitti.Eğer Mustafa amcayı bulabilirse selamlarımı iletecekti...Hayat gerçekten çok tuhaftı...Bazı olayları önlemek ancak iletişim kurularak mümkün olsa da aile,arkadaş,toplum düzeyinde iletişim eksikliğimiz olduğu bir gerçekti.İletişimin, anlamanın, insan hayatında büyük bir etkinliği vardı…

              Daha sonraki günlerde Kadir abi Giresun’a gidip O’nu bulmuş, uzun müddet fizyoterapi görmüş, ayağa kalkmış,yanında iken telefon açtılar bana konuştuk,geçmiş olsun dileklerimi ilettim.Kadir abi telefonda “çok şükür Minik Kuş iyileşmiş” derken sesindeki mutluluk beni de mutlu etti…   

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !